Şayet bir devlette biri bilinen ve yasal olan bir anayasa ve bir de bilinmeyen, örtülü, gizli bir anayasa varsa (Milli Güvenlik Siyaset Belgesi), o devlet smokin giydirilmiş bir çete devletidir.
Şayet bir devlette açık anayasaları bile askerler yapıyor, ‘değiştirilmesi teklif bile edilemez’ hükümler koyuyor ve siviller de buna kuzu kuzu boyun eğiyorlarsa, o devlet bir çete devletidir.
Şayet bir devlette bir sivil ve bir de dokunulmaz olan bir askeri hukuk varsa, ve sivil bir mahkemece 40 yıl cezaya çarptırılan ‘iyi çocuklar’ askeri yargı eliyle salıveriliyorlarsa, o devlet bir çete devletidir.
Şayet bir devlette asker höt dediğinde her renkten sivil siyasetçi şapkasını alıp gidiyorsa, askerler ‘demokrasinin balans ayarını’ tanklarla yapıyorlarsa, o devlet bir çete devletidir.
Şayet bir devlette Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında öldürülmesi gerekenlerin listeleri yapılıyor ve listede yer alanlar peş peşe katlediliyorlarsa, o devlet bir çete devletidir.
Şayet bir devlette başbakanlar, kendilerine yönelik gerçekleştirilen suikastlerde belli bir adrese ulaştıklarında dudakları uçukluyor, tik ediniyor ve gık bile çıkaramıyorlarsa, o devlet bir çete devletidir.
Şayet bir devlette cumhurbaşkanları ve generaller bile resmi görüşün dışına çıktıklarında berteraf ediliyor ve kimse de ses çıkaramıyorsa, o devlet bir çete devletidir.
Şayet bir devlette, ”Kürdistan, umumi valilikle ve müstemleke usulü ile idare edilmelidir” hedefli kanun hükmünde kararnameler çıkarılıyor (1925), bu yapının başmimarlarından Mustafa Kemal “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçiyiz. Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk kültürüyle kaynaşmış olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur” diyor ve ikinci şef İsmet İnönü, “Vazifemiz, bu vatan içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf, her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” (Vakit Gazetesi, 27.04.1925) “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur” (Milliyet, 31.08.1930) diye kesip atıyorsa; Adalet Bakanlarından Mahmut Esat Bozkurt ”Kemalizm rejimi milliyetçidir. Bunun anlamı şudur: Her şey, önce Türk Milleti içindir. İslamlık, insanlık bundan sonra gelir. Sadece Türk Milletinin, bu memlekette milli haklar isteğinde bulunma hakkı vardır. Diğer unsurların böyle bir hak talebinde bulunmalarına imkan tanınmaz. Gerçekleri saklamanın gereği yoktur. Türkler bu memleketin yegane sahipleri, yegane efendileridir. Türk orijininden gelmeyenlerin bu memlekette sadece bir tek hakları vardır: Asil Türk Milletine kusursuz olarak hizmetkarlık ve kölelik etmektir.” (Milliyet, 19.9.1930) diyor ve günümüzün Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ”Ne mutlu Türküm demeyen’ düşmandır ve ordu gereğini yapacaktır” (27.4.07) diyebiliyorsa ve resmi bu politika gereği tüm bir coğrafya 85 yıldır bir yangın yerine dönüştürülmüş, tüm bir halk dize getirilmesi, dize getirilemiyorsa tümden imha edilmesi gereken potansiyel suçlu muamelesine tabi tutuluyorsa, o devlet bir çete devletidir.
Temel politikası bu olan böylesi bir devlette daha çok Kontgerilla ve Gladiolar, Susurluk ve Şemdinliler, Ergenekon ve Özel Harp Daireleri olacaktır. Asıl gücünü ‘Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ denen ve TC’nin gizli anayasası olarak adlandırılan bu belgeden alan bu yapılanmalar nasıl ki bir Susurlukla, bir Şemdinliyle ortadan kaldırılamadılarsa bir Ergenekonla da ortadan kaldırılamıyacaklardır.
Şemdinli’deki ‘iyi çocuklara’ bir kılıf bulup salıveren sistem ucu kendini gösteren Ergenekonculara da bir hal çaresi bulacaktır. Tersinin olabilmesi için sistemin tümden, baştan aşağıya elden geçirilmesi, tekçi zihniyetin terk edilmesi ve Kürt halkına yönelik ırkçı politikadan vazgeçilmesi gerekir. Bunun ise işaretleri ne yazık ki görünmüyor.
Susurluk Araştırma Raporunu hazırlayan Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanvekili Kutlu Savaş Ergenekon soruşturmasına ışık tutması bakımından Susurluk hakkında örneğin şunları söylüyor: “Devletin işleyişinden …haberdar olan herkes Susurluk olayını her yönüyle ‘soruşturmaya’ imkan kalmadığını tesbit edecektir” diyor ve sözlerini şöyle bağlıyor: “İstanbul’da Özgür Gündem Gayetesi’nin bombalanması, Behçet Cantürk’ün öldürülmesi, Diyarbakır’da yazar Musa Anter’in öldürülmesi, İstanbul’da Tarık Ümit olayı ile Azerbeycan’da ihtilal denemesi, Bodrum’da Hikmet Babataş cinayeti, Gayiantep’te Mehmet Ali Yaprak’ın kaçırılması, Bankaların trilyonluk kredileri gerçekte Ankara’da cereyan eden olayın muhtelif veçheleridir.”
Demek ki olay Ankara’da cereyan ediyor ve muhtelif veçhelerden oluşuyor. Ergenekon soruşturmasına baktığımızda ise Ankara’da tüm taşlar yerli yerinde.
Evet, Erkenekon da Susurluk gibi olayın tümü değil, veçhelerinden yalnızca biridir ve sistemin tümü kirlidir.
Ve sistem Hizbullah operasyonunda olduğu gibi işin ucu kendine dokunduğunda devreye giriyor, yük olan unsurlardan kurtulmak için harekete geçiyor. Ergenekon’da da olacak budur.
Yorum göndermek için Giriş yapmalısınız.