“Manasına nüfuz edilmediği, tarihi hadiselerin sebepleri anlaşılmadan kaldığı takdirde tarih hususunda alim ile cahil müsavidir.” İbn Haldun
- Giriş -
Tarih ilminin, insanlığın yazıyı bulunmasıyla başladığı, klasik bir argüman olup doğruluğu tartışılmaz bir tespittir. Gerçekten de yazının bulunmasının olayları ve olguları kayda geçirme bakımından bir zaruret olduğu ve bu “kayda geçme” süreciyle geçmiş olayların günümüze taşınabilirliğinin sağlandığını biliyoruz.
Ancak tarihi sadece olayların ve olguların sıralanması olarak algıladığımızda, tarihin bir bilim dalı olarak, insanlık bakımından bir faydasının olamayacağı da bir başka tartışılmaz gerçekliktir. Bu sebeple tarih ilminin epistemik karakteri, muhteva itibariyle pek çok bilim dalını ihata ediyor olması, belki tarihin öğrenilmesini (olay ve olguların sırlanması bakımından) mümkün kılsa da esas amaç olan tarihin anlaşılmasını oldukça zorlaştırmaktadır.
Bu değerlendirme sebebiyle tarihin “öğrenilmesi” ve “anlaşılması” olarak iki ayrı yaklaşımın var olduğunu ve bunların her ikisinin de biribirinden farklı ancak her ikisinin de gerekli olduğunu ifade etmek gerekmektedir. Fakat tarihin kendisinden beklenen faydayı sağlayabilmesinin mutlaka tarihin “anlaşılması “ pratiği ile mümkün olacağı açıktır.
Genel okuyucu kitlesi bakımından, gözlemlendiğinde tarih temalı kitapların her zaman diğer konulara nazaran daha fazla ilgi gördüğü ve “tüketildiği” söylenebilir. Buna ilaveten bu kategorideki kitaplarında çoğunluğunun “tarihi romanlar” olduğunu söylemek de mümkündür.
Konu Türk Edebiyatı bakımından incelendiğinde, “tarihi roman geleneğimizin” istisnaları olmakla beraber esasen masal veya hikaye tarzı bir anlatım formu ile “vakanüvislik” geleneğinin hakim olduğu ekol arasına sıkışıp kaldığını görmekteyiz. Bu sebeple Ülkemizde “tarihi roman yazıcılığının” pek az örneğini görebilmekteyiz. Bu durumun temel sebebinin, tarih bilimi ile şu ya da bu şekilde uğraşan akademisyen, yazar- çizer veya aydın grubunun geneline hakim olan tarihe yaklaşımdaki eksik ve aynı zamanda metodolojik bakımndan çoğunlukla yanlış perspektiften kaynaklanmaktadır.
Toplumların kolektif şuurunun bir parçası olan tarih şuurunun Türk toplumunda istenen seviyede olmadığı açık bir tespittir. Bu durumun asıl sebebinin ağırlıklı olarak, tarihin bir bilim olarak “objektifliğinin” Türkiye genelinde fazlaca abartılması ve ciddiye alınmasıdır.
Tarih anlatımında, tarihçilerin kuru ve sıkıcı anlatımı, açıklayıcı anlatım ve anlamlandırma geleneğinden uzak “objektivite fetişizmi” ile yukarıda bahsi geçen, “masal – hikâye” ve “vakanüvislik” arasına sıkışan tarihçiliğimiz maalesef, toplumsal bir şuur oluşturabilecek birikim ve literatürü oluşturabilmiş değildir.
İstisnaları olmakla beraber, toplumsal anlamda tarih öğrenmede, kısmi başarılarımız olsa da tarihi –öğrenme değil – anlama ve anlamlandırma çabalarımızın zayıflığı ortadadır. Tarihin öğrenilmesinin gerekli ama yeterli olmadığını biliyoruz. Ancak anlama ve bu sürecin devamı olan anlamlandırmanın, tarih ilminin asıl gayesi olması gerektiği ve tarihi anlamlandırmanın da sübjektif niteliği de unutulmamalıdır.
Epistemolojik Bakımdan Tarih
Tarihin bir bilim olarak, “Pozitivist Bilim Teorisi” bakımından bilim olup olmadığı, hala tartışma konusudur. Genel pozitif bilimler bakımında olmazsa olmaz şartlardan kriterleden olan “gözlem ve deney”in tarih bilimi bakımından uygulanamıyor olması, epistemolojik bakımdan tarihi tartışmalı kılmaktadır.
Gerçekten de tarihi olaylar bakımından deneyin ve bunu yanı sıra gözlemin (sosyolojik gözlemle karıştırılmaması gerekmektedir) mümkün olmayışı, tarihin pozitif bilimler kategorisindeki yerinin ne olacağı ve ne olması gerektiği problemini sürekli güncel kılmaktadır. Buna rağmen tarihin insanlık tarihi boyunca felsefe ile birlikte insanoğlunun ilk bilimsel uğraşları arasında yer aldığı kuşkusuzdur. Hatta tarih bir yönüyle felsefeden de öncedir.
Yazıyı bulan insanın ilk yaptığı şeyin, kendi yapıp ettiklerini ve çevresinde olanları kayda geçmek olduğu tarihsel bir bilgidir. İnsanoğlunun bu çabasının bilimsel olmaktan ziyade ontolojik bazı gerekçeleri vardır. İlk elde söylenebilecek olan ise insanın kendisini sınırlayan temelde iki ontolojik sınırı yani zaman ve mekân kaydını ya da engelini aşması çabasının verdiği bir saikle veya daha sarih bir ifadeyle zaman galip gelmek isteğinin bir sonucudur.
İnsanlığın medeniyet bakımında gelişimine paralel (her ne kadar tarihselci bir yaklaşım olsa da genel anlamda medeniyetin veya insanlığın doğrusal bir ilerleme kaydettiği söylenebilir) tarih dışında diğer sosyal ilimlerin (felsefe, sosyoloji, edebiyat -şiir, roman- vs.) tarih biliminde süreç içinde ayrılarak bağımsızlaştığını bilim tarihinde görmek mümkündür.
Orta Çağın sonlarına doğru, modernleşmenin başlangıcına ve paradigmasına paralel, bilimlerin yavaş yavaş ayrışmaya başladığı tarihin içinden, felsefe, sosyoloji, psikoloji ve ilahiyat gibi farklılaşarak ve ayrışarak müstakil disiplinler haline geldiğini görüyoruz.
Bu ayrışma süreci sonunda tarih de bir bilim olarak oldukça soyutlanmış ve uzunca bir süre sadece tarihi olayların kaydedildiği kısır bir faaliyet olarak, “vakanüvislik geleneği” içinde sıkışıp kalmıştır. Söz konusu bu sıkışıklık aydınlanma süreciyle paralel değişik çabaların varlığını doğurmuş ve tarihin öğrenilmesi, anlaşılması ve anlamlandırılması bakımından oldukça farklı ekollerin doğmasına sebep olmuştur.
Elbette ki bundan önceki dönemlerde de tarihin anlaşılması bağlamında istinai bazı gayretlerin – İbn Haldun gibi – varlığını biliyoruz. Ancak sistematik ve yoğun çalışmaların modernleşmeye paralel başladığı da açıktır. Bu çalışmalar zaman içinde disiplinler arası yaklaşımların gerekliliğini doğurmuş ve bu çerçevede, edebiyatın, psikolojinin, felsefenin ve özellikle sosyolojinin desteğinin ortaya çıktığı bir döneme girilmiştir.
Tarihin yukarıda kısaca değinmeye çalıştığımız epistemik yönü elbette ki etimolojik yönün bilinmesiyle daha da anlaşılır olacaktır. Tarihin bu yönlerinin çok kapsamlı çalışmalar gerektirdiği herkesin malumudur. Ancak kısaca değinmek gerekirse tarih kelimesinin doğu ve batı dillerinde farklı anlamlar taşımasının iki kültür dünyasının farklı “sosyolojik ön kültüre” sahip olmalarından kaynaklandığı söylenebilir.
Tarih Doğu dillerinde, tarih “zaman kavramına” ağırlıklı olarak vurgu yapılırken, Batı dillerinde ise olayların olguları tek tek incelenmesi anlamı ağılıktadır. Bu yönüyle Doğu’da tarihe bakış açısında “bütüncül” bir yaklaşım varken, Batı’da ise parçalı, zaman ve olgular arasındaki irtibatları problematik olarak gündeme getiren bir nitelik taşır. Bu yönüyle tarih felsefesi bakımından Doğu mantalitesindeki yaklaşımın daha elverişli olduğu söylenebilir.
Tarihin metodolojik anlamda kısaca değinmeye çalıştığımız bu yönü bir tarafa, tarihin anlaşılması problematiğinin çok değişik yaklaşımlarla çözülmeye çalışıldığını ve bu yaklaşımlarda da oldukça başarılı sonuçlar alındığı sabittir.
Tarih ve Empati
Tarihin anlaşılmasının disiplinler arası bir çalışmayı gerekli kıldığı ve bu metodoloji ile mümkün olduğu tartışmasızdır. Bu sebeple oldukça değişik nitelikli “anlama” çaba ve metotların varlığı ile beraber, tarihin anlaşılmasında, tarihçi bilim adamlarının yapmakta oldukları bilimsel çalışmaların dışında, her hangi bir akademik formasyon gerektirmeden genel okuyucunun dahi rahatlıkla uygulayabileceği popüler bir “anlama çabasından “ tarihin empatik yaklaşımla okunmasından, oldukça büyük fayda sağlanacağını söylemek mümkündür.
Bilindiği gibi, psikolojik muhtevalı bir kavram olan “empati”nin en genel ve anlaşılır tanımı” bir başkasının yerine kendisini koyabilme, karşısındakinin bakış açısından olaylara bakabilme yeteneği” olarak ifade edilebilir. Bu tanımda empatiden bir yetenek olarak bahsedilmesinin elbette ki özel bir anlamı vardır ve bu özel anlam “ empati yapmanın” sanılanın aksine oldukça ciddi motivasyon gerektiren bir zihinsel ve ruhsal tutum alınmasının zor olması niteliğine vurgu yapılmasıdır.
Bu yaklaşım çerçevesinde, tarihin anlaşılmasında” Biz tarih okurken, Greklilerin, Romalıların, Türklerin, Rahip ve Kral ya da cellâdın yerine koymalıyız ve bu tasavvurları kendi gizli tecrübemiz içindeki realiteye bağlamalıyız. Aksi takdirde, hiçbir şey öğrenmeyecek ve hatırlamayacağız.” ( Tarih Felsefesi Yazıları, Şahin UÇAR).
Bu alıntıda tarihe empatik yaklaşımın gerekliliği en yetkili ağızdan ifade edilmektedir. İşte empatinin bu yönüyle sağlanabilmesinin en etkili aracının ve en sağlıklı zeminin de edebi eserler olduğu tartışmasızdır. Tarihin anlaşılabilirliğinin edebi eserler sayesinde, imkan dahilinde olabileceği ve bu empati sürecinin bilimsel nitelikli tarihi eserlerden ziyade edebi ürünlerle sağlanabileceği kuşkusuzdur.
Çünkü “Geçmişe nüfuz edebilmek için tarihsel kaynaklar yegane aracımız değil, aynı zamanda da yolumuzda engeldir. (…) tarihçi toplumun kendi kendisini tanımasına gerçek anlamda katkıda bulunabilmek için toplumun tümüne yönelmelidir.” (Aaron Guryeviç).
Toplumun tümüne yönelmesi gereken tarihçinin bu amaç doğrultusunda edebiyatın yardımından başka yapabileceği hiçbir şey yoktur. “ Gerçi tarihsel olayların ve kazanımların sosyal, ideolojik ve ekonomik ilintileri anlamlıdır. Ancak bunlar insanı içten harekete geçiren ve motive eden bir anlayış – Guryeviç buna mantalite diyor- temelinde araştırılmadığı takdirde tarih bilimi temelinde yapılan çözümlemelerin sonuçları tarihin kendisinden çok bu çözümlemeyi yapan hakkında bilgi verir. (Empatinin Yitimi, Arno Gruen, S. 266-277)
İşte tarih konulu edebi eserler, bu imkanı okuyucuya fazlasıyla tanıyan bir nitelikte oldukları zaman ve empati sürecinin de sadece bilimsel nitelikli eserlerden ziyade edebi nitelikli çalışmalar bakımından mümkün olabileceğinden “tarihin anlaşılabilirliği” problematiğinde edebiyata oldukça ciddi bir misyon yüklenmiş olmaktadır. Bu sebeple tarih – edebiyat ilişkisinin tarihin İbn Haldun ‘un ifade ettiği manada, sosyolojik eksenli sebep- sonuç ilişkileri ve olay ya da olguların “arkasındaki gerçek sebepler”in bilinip anlaşılmasının edebiyatla mümkün olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur.
Söz konusu sürece genel olarak bakıldığında herhangi bir tarihi olayı anlatan edebi bir eserin (roman, şiir… vs. ) okunması sırasında okuyucunun birikim ve kapasitesine göre anlatıma konu olayın geçtiği mekanlar, olayın aktörleri olan kişileri zihninde canlandırması, imkanları tasavvur etmesi, yine söz konusu olayın oluş ve meydana gelişindeki sosyolojik ve psikolojik süreçler – edebi eserin kalitesine göre— değerlendirilecek ve empatik yaklaşımla olay bir nevi zihinde yeniden ancak oldukça özgün bir tarda canladırılacaktır.
Böylesine yoğun bir zihni ve psikolojik faaliyet sonucunda elbette ki olayın aklıda kalıcılığı azami derece sağlanacağı gibi esas sebeplere de nüfuz edilmiş olacaktır. Üstelik bu birikim sadece bilimsel nitelik taşıyan çalışmaların sağladığı birikimden daha fazla olacaktır. Elbette ki bilimsel çalışmalar olmadan da böylesine romanları yazılmasının mümkün olamayacağını ifade etmek gerekir.
Ancak tek başına edebiyatın ve gerekse müstakil bir disiplin olarak tarihin söz konusu bu karşılıklı ilişkilerinin sağlıklı ve beklenen amacı gerçekleştirebilmelerinin olmazsa olmaz şartı hem edebiyatın ve hem de tarihin sosyolojiden beslenmelerinin ve özellikle sosyolojik bakış açısını sürekli canlı tutmalardır.
Sonuç
Tarihin “geçmiş zaman masalları” niteliğinde sıyrılıp bugüne bir katkı sağlamasının ya da bir başka ifadeyle anlamlandırılmasının – ki tarihi genel anlamda öğrenmiş olmanın son aşamasının ve amacının “anlamlandırılması “olduğu unutulmamalıdır.— bu zeminde mümkün olduğu görülmektedir.
Tarihin anlamlandırılması yani güncellenerek bugüne taşınması bir süreç olarak; tarihi öğrenme (tarih araştırmaları, belgelerin toplanması ve arkeolojik çalışmalar… vs), tarihi anlama (yani sebep- sonuç ilişkilerini çözmek olayların arakasında sebepleri anlamak ve empatik okumalar) ve sonuçta da anlamlandırılması ya da güncellenmesi (söz konusu bilginin yani öğrenme ve anlamanın getirdiği müktesebatı kullanılır ve işe yarar hale getirip değerlendirmek ) ile süreç toplamda kollektif şuurun önemli bir unusuru olan tarih şuuruna dönüşecektir. İşte bu nokta tarih ilminden beklenen faydanın somutlaştığı nihai aşama olacaktır.
Pozitif bilim anlamında bilim olup – olmadığı hala tartışılan ve günümüzde pek çok sosyal bilimi içinde çıkaran tarihin objektifliği ve bu objektivitenin ne kadarının gerekli olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Ancak kesin olan bir şey var ki o da, Cemil MERİÇ ‘in ifadesiyle tarihin düpedüz bir ideoloji olduğudur.
Kaynak : 21yyte